www.keciborlu.net
Atatürk Köşesi
Atatürk’ün Kurduğu Kurumlar
10 Nis

Anadolu Ajansı
Ankara Hukuk Fakültesi
Ankara Orman Çiftliği
Bursa Merinos Halı Fabrikası
Çocuk Esirgeme Kurumu
Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü
Devlet Hava Yolları
Devlet İstatistik Enstitüsü
Elektrik İşleri Etüt İdaresi
Etibank
Halkevleri
Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA)
Merkez Bankası
Merkez Hıfzısıha Enstitüsü
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı
Sanayi ve Maadin Bankası
Sümerbank
Türk Dil Kurumu
Türk Kuşu
Türk Tarih Kurumu
Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası
Türkiye Şeker Fabrikaları
Uluslararası İzmir Fuarı
İş Bankası
Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü
Atatürk’ün Sözleri
10 Nis

ATATÜRK DİYOR Kİ;
Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)
Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)
Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. (1923)
Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)
Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)
Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)
Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir. (1937)
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)
Dünyada her toplumun varoluşu, özgürlük hakkı ve istiklâli, sahip olduğu ve yapacağı uygar eserlere orantılıdır.
“Malûmdur ki vakıflar, memleketimizin mühim bir servetini teşkil eder.”
“Vakıfların felsefeye ilişkin konuları dikkatle gözlendiğinde, dinsel kurumlar ile birlikte hizmet ve topluma yardımı amaç edindikleri tespit edilecektir.”
“Milli terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık karışıklık, yanlış anlama olmamalıdır. Bir de milli esas olduktan sonra onun dilini, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zorunluluğunu tartışmak gereksizdir.”
Cumhuriyet, fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seviyeli muhafızlar ister.
Türk çocuklarına sporun bugünkü tekniğini öğretmek ve bunlardan bir kısmını bazı törenlerde ve bayramlarda dekor olarak koymak gerekir.
Açık ve kat’i olarak söyleyeyim ki, sporda muvaffak olabilmek için her türlü yardımdan ziyade, bütün milletce sporun mahiyetinin ve değerinin anlaşılmış olması gerekmekte, onu kalpte muhabbet ve vatani bir vazife olarak telakki eylemek lazımdır.
Spor, yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.
Zafer, zafer benimdir diyebilenin; başarı, başaracağım diye başlayanın ve başardım diyebilenindir.
Dünya spor hayatı ve spor dünyası çok mühimdir. Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir, ırkın ıslahı ve kişayişi meselesidir ve hatta biraz da medeniyet meselesidir.
Bütün millet ve memleket evlatlarını sportmen yapabilmek için sarfedilen çalışmanın ehemmiyet ve kudsiyeti aynı derecede kıymetli ve mühimdir.
Yorgunluk her insan, her mahluk için tabii bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.
Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar; Türk gençliği, gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.
Her ulus çocuklarının sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet halinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir.
Yurt savunması bakımından bu derece ehemmiyetli olan izcilik, ferdi ve milli eğitim bakımından da o nisbette önemlidir.
Spordan yoksun olan bir gençlik nasıl ki vatan müdafaası sırasında etkili olamıyorsa, insan denen varlığın kafa yapısı da ne derece tekamül ederse etsin, bedeni inkişafı noksan ve yetersiz olursa, o kafayı ileriye götüremez, taşıyamaz.
Muhterem Gençler, Hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip gelmek ve mağlup olmak. Size Türk gençliğine tevdi ettiğimiz vicdan emaneti, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız.
Dünyada yenilmez kimse, yenilmeyen takım, yenilmeyen ordu, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenilgilerden sonra üzülmek de tabiidir. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, toparlanarak kendini yeneni yenmek için olanca gücü ile, azimle daha çok çalışmalıdır.
Bir insan hayatında büyük bir muvaffakiyet kazanabilir. Fakat, yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkumdur. Onun için çalışmak ve daima muvaffakiyet aramak, herkes için esas olmalıdır.
Müsbet ilimlerin temeline dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan bahtiyar, kuvvetli bir nesil yetiştirmek siyasetimizin açık gayesidir.
En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz.
Denizciliği Türk’ün büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu en kısa zamanda başarmalıyız.
Türk Çocuğu! Her işte olduğu gibi, havacılıkta da, en yüksek düzeyde, gökte, seni bekleyen yerini, az zamanda dolduracaksın. Bundan, gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Ulusu mutlu olacaktır.
Hükümetlerin icraatı menfi olup da millet itiraz etmez ve onu ıskat etmezse (düşürmezse) bütün kusur ve kabahatlere iştirak etmiş demektir. (1920)
Tam bağımsızlık denildiği zaman siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel vs. her hususta tam bağımsızlık, tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun kalması demektir. (1919)
Bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksundur, böyle bir devlete bağımsız denemez. (1923)
Medeniyet yolunda yürümek ve başarıya ulaşmak hayat şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayanlar, ya da ileri değil, geri bakmak cehalet ve gafletinde bulunanlar, dünya mendeniyetinin coşkun setleri altında boğulmaya mahkumdurlar. (1924)
Büyük davamız en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde köklü inkılaplar yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek zorundayız. (1937)
Ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğin! yapmak, insan olmak için kafidir. (1923)
İnsan topluluklarının örf, adet, ahlak ve Tanrı’ya inanış ve bağlanışları dindir. Din, millî aşk, vatan ve millet sevgisi, ilim, medeniyet, fazilet ve ahlak duygusu aşıladığı müddetçe muhteremdir, kutsaldır. (1923)
Milli benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, önüne dikilecek her perdeyi derhal devirdiğimiz gün, hakiki kurtuluşa yetişmiş olacağız. (1923)
Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkamını mütesaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır orası da mekteptir. (1923)
Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını söyler. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sayıyorlar. Asıl kafirlik onların bu inanışıdır. (1923)
Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, yurda ve ulusa sevgiyi, bağımsızlık şerefini öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en doğru yolu belletir.
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir, öğretmenden ve eğitimden yoksun bir millet daha millet adım almak yeteneğini kazanamamıştır. Orta sıradan kütle denir, millet denemez. Öğretmenler, hiç bir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister.
Öğrenci, her ne yaşta olursa olsun onlara geleceğin büyükleri gözüyle bakılmalı ve öyle muamele edilmelidir.
Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
Millî duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî duygunun gelişmesinden başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milliyetindenim diyen insanlar, herşeyen öncemutlaka Türkçe konuşmalıdırlar. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetim iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.
Sanatçı, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ilk ışığı duyan insandır.
Medeniyet şahikasının merdiveni sanattır.
Tiyatro, bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır.
Yaşamak demek, çalışmak demektir.
Herhangi bir amaca ulaşmakla yetinmeyeceğiz. Durmadan daha ileriye varmak için çalışacağız.
Çalışmak ve başarı aramak, her ihsan için temel ilke olmalıdır.
Büyük ülkümüz, en uygar ve en zengin bir millet olarak varlığımızı yükseltmektir.
İnkılabımız, Türkiye’nin yüzyıllar boyunca mutluluğunu sağlayacaktır. Bize düşen görev, onu anlamak ve değerini bilerek çalışmaktır.
Yeni Türkiye devleti, bir halk devletidir, halkın devletidir.
Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete layık olan köylüdür. Onun için TBMM’nin ekonomik politikası bu temel amaca erişmek olmalıdır.
Ben şimdiye kadar millet ve ülke yararına ne gibi atılımlar, inkılaplar yapmışsam, hep halkımla görüşerek, onların ilgi ve sevgilerinden, gösterdikleri içtenlikten güç ve ilham olarak yaptım.
Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin evlatlar sayesinde olmuştur.
Dünya üzerinde gördüğümüz her şey, kadının eseridir.
Toplum hayatının kaynağı, çağdaş aile hayatıdır.
Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.
Türk kadını, dünyanın en aydın, en erdemli ve en ağır kadını olmalıdır. Beden ağırlığında değil, ahlakta, fazilette ağır, ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının görevi, Türk’ü zihniyeti ile, gücü ile, kesin kararlılığı île koruma ve savunmaya gücü yeter nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, toplumsal hayatın temeli olan kadın, ancak erdemli olursa görevini yapabilir. Herhalde kadın çok yüksek olmalıdır.
Eğer devamlı barış isteniyorsa, insan toplumlarının durumlarını iyileştirecek milletlerarası önlemler alınmalıdır, insanlığınbütün hepsinin refahı açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, kin ve açgözlülükten uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. (1937)
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insani değildir. Bu son derece üzülmeye değer bir sistemdir. İnsanları mesut edecek tek araç onları birbirine yaklaştırarak, onları birbirine sevdirecek karşılılı her türlü, ihtiyaçlarım sağlamaya yarayan hareket ve kuvvettir. (1931)
Dünya barışı için, insanlığın gerçek saadeti, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarı kazanmasıyla olacaktır. (1931)
Behemehal şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. “Öldüreceğiz” diyenlere karşı “Ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Lakin milletin hayatı tehlikeye düşmeyince, savaş bir cinayettir.
Yurtta barış, dünyada barış.
Gençler! Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Türk genci. İnkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.
Uçurum kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra, içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız inkılaplar… İşte Türk inkılabının kısa bir deyimi.
İstikbal göklerdedir.
Demiryolları, bir ülkeyi medeniyet ve refah nurlarıyla aydınlatan kutsal bir meşaledir.
Türkiye’de iktisat hayatının yüksek inkişafları ancak demiryollarıyla olacaktır. Milletin saadeti, istiklali bu yollardan geçecektir.
Umumi telgrafçılarımızın teşebbüsat ve harekatı milliyemize ifa eyledikleri fedakarane hizmetlerinin milli tarihimizde mühim mevkii vardır.
Ekonomi hayatının etkinlik ve canlılığı, ancak ulaştırma araçlarının, yolların, demiryollarının, limanların durumu ve derecesiyle orantılıdır.
Ekonominin yayılmasında başlıca gerekli olan yollar, demiryolları, limanlar, kara ve deniz ulaştırma araçları ulusal varlığın maddi ve siyasal kan damarlarıdır.
Atatürk’ün İlkeleri
10 Nis

CUMHURİYETÇİLİK
Bu ilkenin ana hedefi, Halkçılığın Kamu hukuku açısından perçinlenmesidir. 620 yıllık Osmanlı döneminde egemenlik sadece hanedanın, yani kişinin elindeydi. Artık egemenlik kişi işi değil „res publica“ yani kamu işidir. 29 Ekim 1923‘te ilan edilen Cumhuriyetin temel koşulu zaten 1921 Anayasasının 1. Maddesinde de öngörülmüştür: „Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur“. Bu da Mustafa Kemal’in kafasındaki yönetim biçiminin başlangıçtan beri ne olduğunun bir kanıtıdır.
Çoğu yurttaşların bu yeni yönetim biçimini kavraması elbette zamana gereksinim göstermiştir. Yüzde yüzlük bir „halk hakimiyeti“nin gerçekleştirilmesi her ne kadar Mustafa Kemal’in asıl amacı idiyse de, ki gözlemciler buna tanıklık etmektedirler, bu sürecin de belirli bir zaman kesitine gereksinimi olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, 1924 ve 1930 yıllarında denenen muhalefet partisi kurulması sonucu ortaya çıkan durumlar gibi. Bilindiği üzere, bu partiler özellikle anayasal kazanımların karşıtı kimselerin biraraya geldiği partiler olmuşlardır.
Mustafa Kemal ve arkadaşları, sorumluluk ahlâkı nedeniyle, tam anlamıyla çoğulcu olmayan bir demokrasiyi, amaçlanan ana hedefleri tehlikeye sokmamaya tercih etmişler ve böylece de karşıtlarının amansız eleştirilerine rıza göstermişlerdir. Aslında bu da o zamanki aşamada demokratikleşmenin bir gereği olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir.
O günlerin muhalefetsiz partisindeki „kanatlar“ın fikir ayrılıklarının, bugünkü çok partili ve çok muhalefetli meclislerinkinden daha keskin ve daha canlı olduğunu söylemenin bir abartma değil, bir gerçek olduğunu Meclis tutanakları da kanıtlamaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, hiçbir şekilde, diktatörlerin sözde „Halk Temsilciliği“nde olduğu gibi bir kukla değildi. Ve de en son kararı veren yasama organıydı.
HALKÇILIK
Halkçılık (popülizm) ilkesinin anlamı, seçmene hoş görünme politikası olarak algılanmamalıdır. Bu ilkenin anlamı, kader siyaseti güdenlerin, halkı soktuğu uyuşukluktan kurtarıp, onun „birlik ve beraberlik gücü“ne dinamizm kazandırmaktır.
Halkçılık ve Ulusçuluk bu anlamda birlikte düşünülmelidir. Eğer bir ulus kendi yaşamı ve hakları için tüm gücünü ortaya koymazsa, onun için kurtuluş yoktur.
Biz işimize köyden, komşudan, çevremizdeki insanlardan, yani fertlerden başlayarak ilerleriz. Her fert kendini kurtarmak için tüm becerisini ortaya koymak zorundadır. Bu suretle aşağıdan yukarıya, tabandan tavana sağlam bir yapı oluşturulur. Bu, Mustafa Kemal’in uygulamak istediği programın, bireylere yüklediği sorumluluğa ilişkin olağanüstü önem taşıyan bir saptamasıdır.
Halkın ortak yaşam ve amaç bilincinin şekillenmesi ve güçlenmesi, işgalci kuvvetlere karşı başkaldırmada ve Kurtuluş Savaşı’nda olağanüstü özveriyle çalışmada ortaya koyduğu dayanışma sayesinde süreklilik ve anlam kazanmıştır. Buna rağmen, bu gelişme kurtuluştan sonra da çeşitli önlemlerle desteklenmiştir. Buna ilişkin olarak en somut örnek eşit haklar konusudur. Yeni devletin kuruluşunda halkın sadece bir bölümünün fiili katılımı sözkonusu olsaydı, büyük bir bölümünden yükümlülük beklemek safdillik olurdu.
Mustafa Kemal tarafından kurulan „Halk Partisi“nin programında, ki adı bile başlı başına bir programdır, halkçılık şu şekilde tanımlanmıştır: „Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit mumale görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz.“
Bu anlamda her ferdin eşit tutulmasının gerçekleşmesi, ancak, eskiden kalan eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilirdi. Nitekim de öyle oldu.
Bu konuda kaydedilen en etkili devrimci atılımlardan bazıları şunlardır: Kadın-erkek eşitliği konusunda gerekli önlemlerin alınmış olması; öğretim birliğinin gerçekleştirilmiş olması; her yurttaşın öğrenebileceği yeni bir Türk alfabesinin hazırlanması ve her yurttaşın devlet organları önünde eşit mumele görmesi konusunda alınan önlemler.
ULUSÇULUK
Ulusçuluk kavramı, Atatürk Türkiyesi için şu anlamlara gelmektedir:
Çok uluslu bir Osmanlı İmparatorluğundan vazgeçme (hem de özellikle 1.Dünya Savaşının galibi Batılı itilaf devletlerinin etki alanları ve kolonial siyaset güttükleri yıllarda)
Panturanizm ve Panislamizm fikrinden vazgeçme
„Ulusal Dikdörtgen“ içinde (bugünkü Türkiye’nin haritası) ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık. Bu konuda, Mustafa Kemal’in haklı gerekçesi şudur: „Çünkü bugün dünya ulusları sadece bir egemenlik türü tanıyor, o da ulusal egemenliktir.“
Ulus devlet olma, yurttaşlık kavramının gerçekleştirilmesi ve ümmetliği reddetme
Bizzat kendisinin „Ne mutlu Türküm diyene“ özdeyişiyle, yeni devletin yurttaşlarında yeni bir kendine güven ve ulusal değer bilinci uyandırma
Saldırganlığı ve yayılmacılığı asla hedef edinmeyen ve dünya yüzündeki tüm uluslarla barış içerisinde, kardeşce yaşamayı ilke edinen, yeni bir yurtseverlik duygusunun başarılması
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin ne ırka, ne de dine, ancak kültüre dayandırılması
İmparatorluktan kalan tüm etnik gruplara eşit haklarla bir arada barış içerisinde yaşama olanağının sağlanmasıdır.
Mustafa Kemal’in Ulusçuluk ilkesi ve anlayışı yine O’nun tanımıyla şu formülde aranmalıdır: Yurtta barış, dünyada barış…
LAİKLİK
Bu sözcüğün anlamı din ile siyaseti ve dolayısıyla da din ile kamu yaşamını birbirinden ayırmaktır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında siyaset dinin emrine sokulmuştu. Hatta bazan din de siyasetin emrine sokulabiliyordu. Bunun böyle olmasındaki tarihsel neden, İslam dininin kurucusunun hem siyasî ve hem de dinî lider olmasından ve bunun yıllardan beri bir gelenek haline getirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.
Akla hemen şu soru gelebilir: „Mustafa Kemal’in kamu yaşamıyla dini birbirinden ayırması kararı nereden kaynaklanmıştır?“ diye. Burada bir din düşmanlığından sözetmek tamamen yanlış olur. Çünkü Laiklik din karşıtı bir ilke değildir. Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dîne, daha doğrusu kutsal kitaba göre değil, Anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır.
Devlet yaşamında, hukukta, aile yaşamında, kültürde, eğitimde v.s. artık laiklik ilkesi ana temeldir. O’nu bu karara iten amaç dinî değil, siyasîdir. Bunun gerçekleşmesi için de önce siyasetin dinin emrinden kurtarılması zorunluydu. Mustafa Kemal henüz genç bir subayken şu kanaate varmıştı: „Mevzuatını ve hareket tarzını Kuran’dan ve hadisten alan bir devlet, bilimin ve çağdaşlığın gerisinde kalır.“
Bir ülkenin, çağı yakalamış olan ülkelerle boy ölçüşebilmesi, onların arasında sürekli olarak sesini duyurabilmesi, o ülke yurttaşlarının aklını kullanmasına ve bilime öncelik vermesine engel teşkil eden kurum ve kuralların ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilirdi. Mustafa Kemal bu gerçeği gözönünde bulundurmuş ve bazı çağdaşlık değerlerini –savaşta düşmanı olmasına karşın– Batılı ülkelerden almıştır.
O, 1924 yılında yaptığı bir konuşmada „Dünya yüzündeki her şey için, maddî ve manevî her şey için, yaşam için ve başarı için en doğru yol gösterici bilimdir, tekniktir“.„Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, düşüncesizliktir, bilgisizliktir, yanlıştır“, demiştir.
Bilime ve tekniğe öncelik verme konusunda asıl engeli oluşturan Hilafet, Halife‘nin şahsında siyasî ve dinî temsilcilik bulmuştu. Bunu ortadan kaldırma planı, hem yurt içinde ve hem de yurt dışında karşıt güçlerin direnişiyle karşı karşıya kalmıştır.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, dış güçlerin bu konudaki planlarının Türkiye’nin içişlerine karışmak olduğunu saptayarak, 1 Kasım 1922‘de Saltanatın kaldırılmasında olduğu gibi, enerjik bir şekilde Hilafet yanlılarına karşı çıkması sonucu, 3 Mart 1924‘te Hilfet’in kaldırılması büyük bir çoğunlukla gerçekleştirilmiştir.
Böylece, Şeyhülislamlık, dinî mahkemeler ve fetva usulü, dervişlik nişanı, medreseler de kaldırılmıştır.
1928 yılında, Anayasa’daki „Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dini Islamdır“ maddesi kaldırılmıştır. Böylece din ve mezhep ayrılığını kurumlaştıran yasalara son verilmiş ve önce devlet laikleştirilmiştir. Yani, laik devlet, bundan böyle meşruluğunu ne Tanrı’dan ne de kişiden alacaktır; ancak ve sadece ulusal yönetimden alacaktır; planlanan devrimler birer birer gerçekleştirilecektir: Eşit haklar, uygarlığa giden yolun açılması, eğitim birliğinin sağlanması, tek evlilik v.s.
Özellikle Latin harflerinden oluşan yeni Türk alfabesi üç amaca hizmet edecektir:
Yazı ve Konuşma dilinin herkes için aynı olması,
Sesli harfler açısından zengin olan Türk diline en uygun yazı çeşidinin seçilmiş olması,
Dünyanın büyük bir bölümüyle iletişimin kolayca sağlanabilmesi…
Bu yenilikler olağanüstü bir tempoyla ama sadece okulda değil, okul dışı alanlarda da gerçekleştirildi. Mustafa Kemal’in eğitim ve öğretime verdiği önem o kadar açıktır ki, kendisi bizzat yeni harflerle dersler vermiştir.
Türk Dilinin yabancı sözcüklerden arındırılması 1932 yılında kurulan „Türk Dil Kurumu“ ile akademik bir seviyede de desteklendi. Bir yıl önce de „Türk Tarih Kurumu“ gerçekleştirilmişti. Bu kurumlar gerek „kültürel kimlik“ ve gerekse „ulusal kimlik“ bakımından da önemli görevler yapmışlardır, ve Mustafa Kemal’in özel vasiyetnamesinde yer almışlardır.
Laik devlete giden yolda en büyük engellerden birini Şeriat mahkemeleri oluşturmuştur. Bu mahkemelerin kaldırılmasından sonra, Türk Medenî Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu çıkartılarak, devletin temeli Batı Hukuk Sistemine oturtulmuştur.
Bundan böyle, Türkiye Cumhuriyeti’nde bireylerin ilişkisini, yurttaş-devlet ilişkisini düzenleyen hükümlerin yasalaştırılması TBMM’ne, uygulaması da T.C. hükümetine ait olmuştur.
Artık her bakımdan özgürlüğüne kavuşturulan bir toplumun fertlerinin dış görünüşüyle de uygar olması gerekirdi. Bu nedenle Türk toplumu, fes, sarık, çarşaf, peçe gibi dinsel olduğu sanılan baş ve beden giysilerinden de kurtarıldı.
DEVLETÇİLİK
Bu ilkenin anlamı, devletin iktisadî yaşama müdahalesidir. Yıllarca savaş üstüne savaş yaşamış ve aydınıyla, işçisiyle, köylüsüyle büyük kayıplar vermiş olan bir imparatorluğun enkazı üzerine kurulmuş olan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, iş yaşamının her alanında, yatırım yapıcı, üretici ve yolgösterici bir tutum içinde olması kaçınılmazdı…
Türkiye tarım için elverişli ve büyük bir ülke olmasına karşın, tarım işgücü bakımından yeterli olanağa sahip olmadığından, toprağın büyük bir kısmı işlenemiyordu; ulaşım araçları yoktu; yeterli uzman yoktu; endüstriden söz etmek olası değildi; temel ihtiyaç maddeleri bile ithal edilmek zorundaydı; yatırım yapacak güçte kapital sahibi insanların sayısı hemen hemen yok gibiydi; üretim konusunda yeterli bilgiye sahip yetişmiş eleman yoktu; demiryolları, limanlar, büyük kentlerin alt yapıları v.s. yabancı firmalar tarafından işletiliyordu; bu nedenler dolayısıyla da devlet kasasına giren bir gelir yoktu. Buna ek yük olarak Osmanlı borçlarının uzun bir süre ödenmesi gerekiyordu. Yeni devlet bu borçlar altında ezilmekteydi.
Durumun bu derece acı ve ciddî olduğu ve Lozan antlaşmasının henüz yapılmadığı bir tarihte, Şubat 1923‘te, Atatürk İzmir Iktisat Kongresi’ni topladı. O, bu kongrede iktisadî hedeflerin öncelikliğini şu sözlerle dile getiriyordu: „Askerî ve siyasî zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, eğer bunlar iktisadî zaferlerle taçlandırılmazsa, yaratılan zaferler sürekli olamaz, kısa bir süre sonra söner. Bu bakımdan, en güçlü ve parlak zaferimizin sağlayacağı bayındırlık yararlarını saptayabilmek için, iktisadiyatımızın, iktisadî egemenliğimizin sağlanması, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması şarttır.“
Atatürk, bu anlamda varlıklı kimseleri yatırım yapmaya çağırıyordu. Ancak, o tarihte, varlıklı kimselerin sayısı yok denecek kadar azdı. Şunu da unutmamak gerekir:
Halkçı bir siyaset izleyen Atatürk, elbetteki meydanı sadece zengin tabakaya bırakmazdı. Yabancılardan borç almayı – ulusal onurun zedelenmemesi, bağımsızlığa gölge düşürülmemesi ve emperyalist ülkelerin tuzağına düşülmemesi için – düşünmüyordu.
Tüm bu nedenlerden dolayı, devletin iktisadî yaşama müdahalesi kaçınılmaz oluyordu.
İzmir İktisat Kongresi‘nde yeni devletin tez elden alması gereken önlemler şöyle sıralanıyordu: Vergi sisteminde reform, yeni kredi kurumlarının düzenlenmesi, ulaştırma sorununun çözülmesi, topraksız köylüye toprak dağıtımı, ticarî spekülasyonlara engel olunması, yeraltı kaynaklarının işletilmesi, yerli sanayiciyi gümrük vergileriyle korumaya gidilmesi, bunlara ilişkin yeni yasaların çıkarılması…
İzmir Iktisat Kongresinde alınan bu kararların ışığında şu önlemler alındı:
Aşar denilen ağır vergi kaldırılarak, Atatürk’ün „Ulusun efendisi“ olarak nitelediği köylü büyük bir yükten kurtarıldı.
Kooperatifler kurularak, aracılara, spekülatörlere fırsat verilmedi.
Ziraat Bankası geliştirildi, sermayesi arttırıldı ve bu bankanın kaynaklarından çok küçük faiz karşılığı küçük krediler sağlanarak, köylüyü özendirici önlemler alındı; afetler ve benzeri nedenlerle zarara uğramış olan köylünün borçlarını erteleme gerçekleştirildi.
Ziraat okulları açılarak, tarımda bilgili ve bilinçli teknisyenler yetiştirme amaçlandı ve Ankara’da bir de „Yüksek Ziraat Enstitüsü“ kuruldu.
Karadeniz bölgesinde çay ve tütün, Akdeniz bölgesinde narenciye ve pamuk yetiştirilmesi için özendirici önlemler alındı.
Hayvancılık ve ormancılığın geliştirilmesi için yeni girişimlerde bulunuldu.
Atatürk, bizzat Orman Çiftlikleri kurarak, hem çağdaş tarım araçlarını ve yöntemlerini oralarda denettirdi ve hem de bu çiftlikleri birer Tarım okulu durumuna getirdi.
Sanayiciye yol gösterici ve onu koruyucu önlemler alındı.
Büyük bir ticaret filosunun kurulması konusunda üretim merkezlerine malî destek sağlayacak çalışmalar başlatıldı. Havacılık ve Denizcilik desteklendi ve teşvik edildi.
Etibank kurularak, Türkiye’de yeraltı kaynaklarını işletme konusunda kaynak yaratıldı.
Bazı işletmeleri devlet üstlendi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında toplam olarak 3000 km’lik bir demiryolu mevcut iken, 8 yıl içerisinde buna 2000 km’lik bir demiryolu daha eklendi.
T.C. Merkez Bankası kurularak, devletin finans temeli oluşturulmuş oldu.
DEVRİMCİLİK
Bu kavram Batı dillerine bazan „Revolution“ bazan da „Reform“ olarak çevrilmektedir. Osmanlı döneminde „Devrim“ kavramından önce „İhtilal“ ve „İnkılap“ kavramları kullanılmıştır. „İhtilal, kurulu bir hükümeti güç kullanarak yıkıp, yerine bir başka hükümet kurma“ anlamına gelmekteydi. „İnkılap ise, parlamento, hükümet ve çeşitli kurullarca saptanarak uygulanması düşünülen, ekonomik, kültürel v.b. alanlarda yapılacak değişiklikler“ anlamında kullanılıyordu. Yani, „İnkılap“ kurulu bir devlet düzenine ya da hükümet biçimine karşı çıkarak, onu değiştirme, kaldırma anlamında değil, tam tersine, gerçekleşmesi devletin, hükümetin aracılığı ile istenen değişiklikler getirilmesi anlamını taşıyordu. Bu kavramın, Batı dillerinde kullanılan „Reform“ kavramına yakın bir anlam taşıdığı söylenilebilir.
„Devrim“ kavramı ise, var olan toplumsal düzeni temelden değiştirmek, yeniden organize etmek anlamına kullanılmaktadır. Batı dillerindeki karşılığı da „Revolution“ kavramıdır. İçerik bakımdan siyasal devrim, sosyal devrim, kültür devrimi gibi farklı tanımları vardır.
Atatürk’ün gerçekleştirdiği Türk Devrimi sözkonusu olunca, Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra demode olmuş geleneklere dönerek, onlara bağlı kalarak kendilerini gelişmiş ulusların sömürüsüne bırakan uluslar, geri kalmışlıktan kurtulamazlar düşüncesini anlamak gerekir. Özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşan uluslar, kendi geleceklerinin sorumluluklarını kendileri taşıyacaklardır. Bu uluslar, kendi istekleriyle, kendi güçleriyle kendilerini her alanda yenileme yollarını bulmak zorundadırlar.
Türk devrimi, kaynağını şiddetten almayan, zorbalıktan almayan bir devrimdir. 1789 ve 1917 devrimlerinin temelinde şiddet vardır. Atatürk, bundan kaçınmak için çok büyük gayret sarfetmiş ve başarmıştır. Buna karşın, Türkiye’de 1920‘lerde ve 1930‘larda yapılan devrimler büyük çapta devrimlerdir ve tarihte çok önemli bir yer tutmaktadırlar.
Bu ilkenin son ilke olarak alınmasının nedeni kavramsal bir özellikten kaynaklanmaktadır: Türk devrimi, daha önceleri yapılmış olan Fransız ve Rus devrimlerinde olduğu gibi, sadece siyasî açıdan değerlendirilmemelidir. Diğer ilkeler de dikkate alınarak, sürekli devrimin her alanda geçerli olmasını mümkün kılacak bir devrimler bütününden sözetmek yerinde olacaktır. Atatürk, bütün başarılarının kaynağının Türk ulusu olduğuna inanan bir devlet adamıydı. O, „devrimler“ yerine „Türk Devrimi“ denmesini istemiştir.
Osmanlı zamanındaki katı kuralcılık karşısında, özellikle devletçilik ilkesinde görüldüğü gibi, çağın gerektirdiği ölçüde geliştirici önlemlerin alınması gereklidir.
Devrimcilik ilkesinin gösterdiği ana hedeflerden birisi de, Türkiye’nin çağdaş ulusların düzeyine çıkarılmasıdır. Aynı zamanda, bireyin özgürlüğü ve mutluluğu konusundaki gelişmeler Türk ulusunun yaşamına da geçirilmelidir.
Gençliğe Hitabe
10 Nis

Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler; millet, fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
Atatürk’ün Hayatı
10 Nis

1881 Atatürk’ün Selânik’te doğumu.
1886 Atatürk’ün ilk öğrenimine başlaması (Kısa bir süre mahalle mektebine devam etmiş, daha sonra çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Okulu’na geçerek ilkokulu burada bitirmiştir.)
1888 Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin ölümü.
1893 Atatürk’ün Selânik Askerî Rüştiyesi’ne girişi (Atatürk kısa bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne gitmişse de öğrenimine daha sonra Askerî Rüştiye’de devam etmiş ve okulu 1896 yılında bitirmiştir. Bu okulda matematik öğretmeni. Mustafa Efendi, genç öğrencisi Mustafa’nın adının sonuna “Kemal” ismini ilâve etmiştir.) Atatürk’ün Manastır Askerî İdadisi’ne girişi ( 1899 yılında bitirmiştir) Atatürk’ün Manastır Askerî İdadisi’ni bitirerek İstanbul’da Harp Okulu’nun piyade sınıfına yazılışı, Atatürk’ün teğmen rütbesiyle Harp Okulu’nu bitirişi ve öğrenimine Harp Akademisi’nde devam etmesi.
11 Ocak 1905 Atatürk’ün Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi’nden mezun oluşu.
5 Şubat 1905 Atatürk’ün -kurmaylık stajı için- Şam’da 5. Ordu emrine atanması.
10 Şubat 1905 Atatürk’ün Şam’a gitmek üzere İstanbul’dan hareketi.
Ekim 1906 Atatürk’ün Şam’da bazı arkadaşları ile gizli olarak “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kuruşu.
20 Haziran 1907 Atatürk’ün kolağası (kıdemli yüzbaşı) oluşu.
13 Ekim 1907 Atatürk’ün Şam’dan, merkezi Manastır’ da bulunan 3. Ordu Karargâhı’na atanması (Bu karargâhın Selânik’teki şubesinde çalıştırılmıştır.)
23 Şubat 1908 Atatürk’ün General Litzmann’dan çevirdiği “Takımın Muharebe Talimi” adlı -askerî eğitimle ilgili- kitabın Selânik’te yayımlanması.
22 Haziran 1908 Atatürk’e, 3. Ordu Kararğâhı’ndaki görevinin yanısıra Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği görevinin de verilmesi.
23 Temmuz 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilânı.
13 Ocak 1909 Atatürk’ün Üçüncü Ordu Selânik Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı’na getirilişi.
3 Nisan 1909 İstanbul’da İkinci Meşrutiyet’e karşı -avcı taburlarının ayaklanmasıyla- büyük isyan çıkması (31 Mart İsyanı)
15/16 Nisan 1909 Atatürk’ün Hareket Ordusuyla beraber -bu orduriun Kurmay Başkanı olarak- Selânik’ten İstanbul’a hareketi.
19 Nisan 1909 Atatürk’ün Hareket Ordusu’yla beraber İstanbul’a gelişi.
16 Mayıs 1909 Atatürk’ün 31 Mart olayının bastırılmasından sonra tekrar Selânik’e dönüşü.
30 Ağustos 1909 Atatürk’ün -kolağası rütbesiyle- Cumalı Karargâhı’ndaki askerî manevra’ya katılışı.
8 Eylül 1909 Cumalı Karargâhı’ndaki askerî manevranın sona erişi ve Atatürk’ün Cumalı’den ayrılışı.
22 Eylül 1909 Selânik’te “İttihat ve Terakki Büyük Kongresi”nin toplanışı (Atatürk, bu kongrede bir konuşma yaparak ordunun siyasetten çekilmesi gereğini savunmuştur.)
5 Kasım 1909 Atatürk’ün -Selânik Redif Tümeni Kurmay Başkanlığından- tekrar Üçüncü Ordu Karargâhı’na atanması.
1909 Atatürk’ün “Cumalı Ordugâhı” adlı kitabının Selânik’te yayımlanması (Bu küçük kitap, 30 Ağustos – 8 Eylül 1909 arasında Cumalı Karargâhı’nda yapılan askerî manevra esnasında tutulan not ve krokilerden oluşmuştur.)
6 Eylül 1910 Atatürk’ün Ücüncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı’na atanması.
Eylül 1910 Atatürk’ün orduyu temsilen, Pikardi manevralarını izlemek amacıyla Fransa’ya gönderilişi.
1 Kasım 1910 Atatürk’ün Ücüncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığı’ndan tekrar Üçüncü Ordu Karargâhı’na atanması.
15 Ocak 1911 Atatürk’ün, 5. Kolordu Karargâhı’nda, daha sonra yine Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda görevlendirilmesi.
Mart 1911 Atatürk’ün Arnavutluk’ta çıkan isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın yanında görev alışı.
19 Nisan 1911 Atatürk’ün 5. Kolordu’nun Selânik-Kılkış arasında yaptığı manevralara -kolağası rütbesiyle- katılması (Manevra 20 Nisan 1911 akşamı sona ermiştir.)
14 Eylül 1911 Atatürk’ün, Selânik’te 38. Piyade Alay, Kumandanlığı’ndaki görevinden alınarak İstanbul’da Genelkurmay I. Şube’de bir göreve atanması.
29 Eylül 1911 İtalyanların Trablusgarp’ta Osmanlı Devleti’ne harp ilânı
5 Ekim 1911 İtalyanların Trablusgarp’a saldırıya geçmesi Atatürk’ün, Trablusgarp’a gönüllü gitmek üzere -Gâzeteci Mustafa Şerif kimliği ile- bir kısım arkadaşlarıyla beraber İstanbul’dan ayrılışı (İskenderiye üzerinden Trablusgarp’a geçmiştir.)
27 Kasım 1911 Atatürk’ün binbaşılığa terfi edişi
8 Aralık 1911 Atatürk ve arkadaşlarının Bingazi’ye gelişi (Atatürk, burada Tobruk Bölgesi komutanı Ethem Paşa’nın Kurmay Başkanı olarak göreve başlamıştır.)
19 Aralık 1911 Atatürk’ün -Ethem Paşa’nın yerine- Tobruk Bölgesi Komutanlığı’na getirilişi
30 Aralık 1911 Atatürk’ün Derne’ye gelişi ve Derne doğusundaki Şark Gönüllüleri Komutanlığı’ nı üzerine alışı.
1911 Atatürk’ün, “Tâbiye Tatbikat Seyahatı” adlı kitabının Selânik’te yayımlanması (Bu küçük kitap, 5. Kolordu’nun 19-20 Nisan 1911 günleri yaptığı ve Atatürk’ün de kolağası rütbesiyle katıldığı bir askeri tatbikatın not ve krokilerinden oluşmuştur.)
12 Mart 1912 Atatürk’ün Deme Komutanlığı’na atanması
1912 Karadağ’ın harp ilânı ile Balkan Harbi’nin başlaması
24 Ekim 1912 Atatürk’ün Trablusgarp’tan İstanbul’a hareketi
25 Kasım 1912 Atatürk’ün Gelibolu’da bulunan Bahr-i , Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atanması
1 Aralık 1912 Atatürk’ün İstanbul’dan Bolayır’a hareketi
1912 Atatürk’ün, General Litzmann’dan çevirdiği “Bölüğün Muharebe Talimi” adlı -askerî eğitimle ilgili- kitabın İstanbul’da yayımlanması
27 Ekim 1913 Atatürk’ün Sofya Ataşemiliterliğine atanması
20 Kasım 1913 Atatürk’ün Sofya’ya gelişi.
11 Ocak 1914 Atatürk’e, Sofya Ataşemiliterliğine ilâveten Belgrat ve Çetine Ataşemiliterliklerini de yürütme görevi verilmesi.
1 Mart 1914 Atatürk’ün yarbaylığa terfi edişi.
Mayıs 1914 Atatürk’ün, Nuri (Conker)’in “Zâbit ve Kumandan” adlı,konferanslardan oluşan eseri üzerine, -onunla sohbet şeklinde “Zâbit ve Kumandanla Hasbihal” adlı kitabını yazması (Bu kitap, bir süre gecikme ile 1918 Aralık ayında İstanbul’da yayımlanmıştır.
1 Ağustos 1914 Almanya’nın Rusya’ya harp ilânı ile I. Dünya Savaşı’nın başlaması.
29 Ekim 1914 Osmanlı. Devleti’nin, I. Dünya Savaşı’na girişi.
20 Ocak 1915 Atatürk’ün, Tekirdağ’da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığı’na atanması.
2 Şubat 1915 Atatürk’ün Tekirdağ’a gelişi ve 19. Tüme- ni kurma çalışmalarına başlaması.
25 Şubat 1915 Tekirdağ’daki 19. Tümen Komutanlığı’nın Maydos (Eceabat)’a nakli ve Atatürk’ün 19. Tümen Komutanlığı üzerinde olmak üzere Maydos Bölgesi Komutanı olarak görevini sürdürmesi.
18 Mart 1915 Çanakkale Boğazı’nı geçmeye teşebbüs eden İngiliz donanmasının, ağır zayiat vererek başan kazanamaması.
23 Mart 1915 Gelibolu’da 5. Ordu’nun kurulması kararı ve komutanlığına Alman Generali Liman von Sanders’in atanması (26 Mart 1915 günü Gelibolu’ya gelmiştir.)
18 Nisan 1915 Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümenin, 5. Ordu’nun genel ihtiyatını oluşturmak üzere Bigali’ye gönderilişi.
25 Nisan 1915 Çanakkale’de İngilizlerin Seddülbahir ve Arıbumu bölgesinde çıkarma hareketine başlaması; Bigali’den gelen Atatürk komutasındaki 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edilişi (Düşman çıkarması 26 ve 27 Nisan günleri de devam etmiş; ancak Atatürk komutasındaki askerlerimizin kahramanca savunması karşısında başarısız kalmıştır.)
1 Haziran 1915 Atatürk’ün albaylığa terfi edişi.
15 Temmuz 1915 Atatürk’e Harp Madalyası verilişi.
6 Ağustos 1915 Düşmanın Çanakkale’de takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruzu (Bu taarruz, 7 Ağustos 1915 günü de devam etmiş, ancak Atatürk’ün aldığı önlemler sayesinde gelişme imkânı bulamamıştır.) Düşmanın akşam Anafartalar bölgesine asker çıkararak bu bölgeden de ilerleme girişimi.
8 Ağustos 1915 Atatürk’ün -General Liman von Sanders’ in emri ile- “Anafartalar Grubu Komutanlığı”na getirilişi.
9 Ağustos 1915 Atatürk komutasındaki kuvvetlerin, Anafartalar bölgesinde düşmanın tekrar çıkarma yaptığı kıyılara itilmesi.
10 Ağustos 1915 Atatürk komutasındaki kuvvetlerin, Conkbayırı’nda İngilizlere taarruzu ve düşmanın ilerlemesine imkân verilmemesi (Bugünkü muharebeler esnasında Atatürk’ün kalbini hedef alan bir kurşun, göğüs cebindeki. saate çaıpıp geri döndüğünden, kendisi mutlak bir ölümden kurtuldu.)
1 Eylül 1915 Atatürk’e, Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki üstün başanlan sebebiyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” verilişi.
10 Aralık 1915 Atatürk’ün,”Anafartalar Grubu Komutanlığı”ndan istifası (Bu istifa, 5.0rdu Komutanı General Limon von Sanders tarafından kabul edilmemiş, kendisi izinli olarak İstanbul’a dönmüştür.)
19/20 Aralık 1915 İngilizlerin gece Çanakkale’yi tâhliye etmeleri.
17 Ocak 1916 Atatürk’e,”Anafartalar Grubu Komutanlığı”ndaki üstün başarıları sebebiyle “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilişi.
27 Ocak 1916 Atatürk’ün, karargâhı Edirne’de bulunan 16. Kolordu Komutanlığı’na atanması (Edirne’deki bu kolordu, Kafkas Cephesinin önem kazanması üzerine bir süre sonra aynı adla Diyarbakır’a nakledilmiştir.)
11 Mart 1916 Atatürk’ün, Karargâhı Diyarbakır’a nakledilmesi kararlaştırılan 16. Kolordu Komutanlığına atanması (Başkomutan Vekili Enver Paşa, bugün Atatürk’e telgraf çekerek Kolordu Karargâhıyla Resülayn (Ceylanpınar) üzerinden hemen Diyarbakır’a hareket etmesini istemiştir.)
12 Mart 1916 Atatürk’ün, -16. Kolordu’nurı Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılması üzerine- Edirne’den İstanbul’a hareketi.
16 Mart 1916 Atatürk’ün, Diyarbakır’daki görevine gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışı.
26 Mart 1916 Atatürk’ün Diyarbakır’a gelerek 16. Kolordunun komutasını üzerine alması.
1 Nisan 1916 Atatürk’ün mirliva (tuğgeneral)’lığa terfi edişi.
Haziran 1916 16. Kolordu Karargâhı’nın Diyarbakır’dan Silvan’a nakledilmesi.
3 Ağustos 1916 Atatürk komutasındaki kuvvetlerin Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçişi.
8 Ağustos 1916 Atatürk komutasındaki kuvvetlerin sabah Muş’u, akşam Bitlis’i düşman işgalinden kurtarışı.
13 Aralık 1916 Atatürk’ün, -Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olarak kısa bir süre İstanbul’a gitmesi üzerine – vekâleten karargâhı Diyarbakır’da bulunan 2. Ordu Komutanlığı’na atanması.
16 Aralık 1916 Atatürk’ün, Silvan’dan hareketle Sekerat’ ta 2. Ordu Karargâhı`na gelerek Komutan Vekilliği görevini üzerine alışı.
3 Ocak 1917 Atatürk’ün, -Ahmet İzzet Paşa’nın izinden dönüşü üzerine- Sekerat’ta 2. Ordu Komutan Vekilliği’nden aynlarak Silvan’a dönüşü.
14 Şubat 1917 Atatürk’ün Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı’na atanması.
21 Şubat 1917 Atatürk’ün Şam’a gitmek üzere Diyarbakır’dan ayrılışı.
5 Mart 1917 Atatürk’ün Şam’a gelişi ve Sina Cephesini teftişi.
5 Mart 1917 Atatürk’ün Diyarbakır’daki 2. Ordu’ya vekâleten Komutan atanması.
11 Mart 1917 Atatürk’ün 2. Ordu Komutan Vekili olarak Şam’dan Diyarbakır’a donüşü
16 Mart 1917 Atatürk’ün 2. Orduya asaleten komutan atanması
14 Mayıs 1917 Atatürk’ün Muş’un ikici defa düşman işgalinden kurtarışı (Muş, 8 Ağustos 1916 da kurtarılmış ise de 25 Ağustos 1916 da tekrar Rusların eline düşmüştü.)
5 Temmuz 1917 Atatürk’ün, General Falkenhein’in komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na bağlı olarak Halep’te oluşturulması kararlagtırılan Yedinci Ordu Komutanlığı’na atanması.
Temmuz 1917 Atatürk’ün Diyarbakır’dan İstanbul’a hareketi (7.0rdu Karargâhı’nı oluşturmak üzere Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından İstanbul’a çağrılmıştır.)
Temmuz 1917 Atatürk’ün Diyarbakır’dan İstanbul’a gelişi
15 Ağustos 1917 Atatürk’ün İstanbul’dan Halep’e hareketi (7.0rdu Karargâhı Halep’in Aziziye mevkiinde idi.)
20 Eylül 1917 Atatürk’ün, Halep’ten -genel durum değerlendirmesi ve General Falkenhein ile anlaşmazlığına dair- Sadrazam ve Dahiliye Nazırı Talât Paşa ile Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya raporu
Ekim Başı 1917 Atatürk’ün, -Yıldırım Orduları Komutanı General Falkenhein’le anlaşmazlık sonucu- Yedinci Ordu Komutanlığı’ndan istifa edişi
9 Ekim 1917 Atatürk’ün tekrar Diyarbakır’da bulunan 2. Ordu Komutanlığı’na atanması (Atatürk, bu atamayı kabul etmediğinden işlem yürürlülük kazanmamış, kendisi 2. Ordu Komutanı sıfatiyle izinli sayılarak Halep’ten İstanbul’a gelmiştir.)
Ekim Sonu 1917 Atatürk’ün, Halep’ten İstanbul’a dönüşü (9 ay kadar İstanbul’da kalmıştır.)
7 Kasım 1917 Atatürk’ün, İstanbul’da Genel Karargâhta görevlendirilmesi
15 Aralık 1917 Atatürk’ün, Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışı
4 Ocak 1918 Atatürk’ün Almanya seyahatinden İstanbul’a dönüşü
13 Mayıs 1918 Atatürk’ün, böbrek rahatsızlığı sebebiyle tedavi için İstanbul’dan Viyana’ya hareketi (Viyana ve Karlsbat’ta 2,5 ay kadar tedavi görmüştür.)
4 Ağustos 1918 Atatürk’ün Viyana’dan İstanbul’a dönüşü
7 Ağustos 1918 Atatürk’ün, General Falkenhein’in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirilmiş olan General Liman von Sanders’in emrindeki 7. Ordu’ya tekrar komutan atanması
15 Ağustos 1918 Atatürk’ün, ikinci defa atandığı 7. Ordu Komutanlığı görevine başlamak üzere İstanbul’dan Halep’e gelişi (Halep’te bir gün kaldıktan sonra 7. Ordu Karargâhı’nın bulunduğu Nablus’a gitmiştir. )
19 Eylül 1918 İngilizlerin Halep Cephesi’nde büyük kuvvetlerle taarruza başlaması (Bu İngiliz taarruzu karşısında 8. Ordu Cephesi’nin yarılması üzerine 4 ve 7. Ordular da çekilme mecburiyetinde kalmışlardı. Atatürk komutasındaki 7. Ordu birlikleri düzenini ve savaş kudretini bozmadan Riyad’a, oradan da Halep’e çekildi.)
26 Ekim 1918 Atatürk komutasındaki 7. Ordu kuvvetlerinin tekrar taarruza geçen düşman kuvvetlerini Halep’in kuzeyinde durdurması ve düşmanın bu hattı geçmesine imkân verilmemesi
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nin imzalanması
31 Ekim 1918 Atatürk’ün -7.0rdu Komutanlığı da üzerinde kalmak üzere- Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na atanması ve Katma’dan Adana’ya gelerek General Liman von Sanders’den komutanlık görevini devralması
7 Kasım 1918 Yıldırım Orduları Grubu ve 7.0rdu Komutanlıklarının kaldırılması ve Atatürk’ün Ordu Kumandanı sıfatiyle Harbiye Nezareti emrine verilmesi
10 Kasım 1918 Atatürk’ün Adana’dan trenle İstanbul’a hareketi
13 Kasım 1918 Atatürk’ün, Adana’dan İstanbul’a gelişi
Aralık 1918 Atatürk’ün,-1914 yılı Mayısında yazdığı- “Zâbit ve Kumandan İle Hasbihal” adlı kitabının İstanbul’da yayımlanması
30 Nisan 1919 Atatürk’ün 9.0rdu Kıtaatı Müfettişliği’ne atanması
16 Mayıs 1919 Atatürk’ün Anadolu’ya geçmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılışı
29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilânı ve Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
30 Ekim 1923 Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kabinesi’nin İsmet Paşa tarafından kurulması.
21 Kasım 1923 Atatürk’e Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile yeşil-kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası verilmesi.
1 Mart 1924 Cumhurbaşkanı Atatürk’ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “İslâm dinini, asırlardan beri alışılageldiği veçhile bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Mukaddes ve tanrısal inançlarımızı ve vicdanî değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve, her türlü menfaat ve ihtiraslara görünüş sahnesi olan siyasiyattan ve siyasetin bütün kısımlarından bir an evvel ve katî şekilde kurtarmak milietin dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle İslâm dininin yüksekliği belirir.”
3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu’nun kabulü. Hilâfetin kaldırılması.
30 Ağustos 1924 Atatürk’ün Dumlupınar’da “Meçhul Asker Abidesi”nin temelini atması ve törende konuşması: ” … Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedî hayatı burada taçlandırıldı. . . Bu âbide Türk vatanına göz dikeceklere, Türkün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.”
1 Kasım 1924 Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “Hiç şüphe etmemelidir ki, Anadolu ortasında sür’atle meydana getirilecek yeni ve mamur bir Ankara, asırlarca ihmal edilen Türk vatanı için başlıbaşına bir medeniyet merkezi, Türk Devleti için pek mühim bir dayanak olacaktır.”
17 Kasım 1924 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu (2 Haziran 1925′de Bakanlar Kurulu kararı ile feshedilmiştir.)
17 Şubat 1925 Âşar’ın kaldırılmasına dair Kanun’un kabulü.
5 Ağustos 1925 Atatürk’ün, Lâtife (Uşaklıgil) Hanım’dan ayrılışı.
23 Ağustos 1925 Atatürk’ün Kastamonu’ya gelişi.
27 Ağustos 1925 Atatürk’ün İnebolu’da elinde panama şapkası ile “ünlü şapka nutku”nu söylemesi:”. . Bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. İşte şapkamız”
1 Kasım 1925 Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “Cumhuriyet devrinin kendi zihniyet ve ahlakiyle donanmış basınını yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetiştirir.”
5 Kasım 1925 Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışı ve Atatürk’ün konuşması: “Cumhuriyetin güç ve dayanağı olacak bu büyük müessesenin açılışında hissettiğim saadeti hiçbir teşebbüste duymadım ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum.”
25 Kasım 1925 Şapkâ giyilmesi hakkında Kanun’un kabulü.
30 Kasım 1925 Tekke ve zaviyeler ile türbelerin kapatılmasına ve türbedarlıklar ile bir takım ünvanların kaldırılmasına dair Kanun’un kabulü.
26 Aralık 1925 Milletlerarası saat ve takvim hakkındaki Kanunların kabulü.
17 Şubat 1926 Türk Medenî Kanun’un kabulü.
22 Nisan 1926 Borçlar Kanunu’nun kabulü.
29 Mayıs 1926 Türk Ticaret Kanunu’nun kabulü.
14 Haziran 1926 Atatürk’e İzmir’de hazırlanan suikast girişiminin meydana çıkarılması.
18 Haziran 1926 Atatürk’ün İzmir suikast girişimi hakkında Anadolu Ajansına demeci: “. . Alçak teşebbüs benim şahsımdan ziyade mukaddes Cumhuriyetimize ve onun istinat ettiği yüksek prensiplerimize müteveccih bulunduğuna şüphe yoktur.. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidar kalacaktır.”
1 Kasım 1926 Atatürk’ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “…. Bu büyük millet, arzu ve istidadının yöneldiği istikametleri görmeye çalışan ve görebilen evlâdını daima takdir ve himaye etmiştir.”
30 Haziran 1927 Atatürk’ün askerlikten emekliye ayrılışı.
1 Temmuz 1927 Atatürk’ün, Kurtuluş’tan sonra İstanbul’a ilk gelişi ve coşkun şekilde karşılanışı.
15 Ekim 1927 Cumhuriyet Halk Partisi “II. Büyük Kongresi”nin Ankara’da toplanması ve Atatürk’ün 36 saat 33 dakika süren Büyük Nutku’nu okumaya başlaması.
20 Ekim 1927 Atatürk’ün Parti Kongresi’nde okuduğu Büyük Nutku’nu bitirişi: “. . Bugün ulaştığımız netice, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu neticeyi. Türk gençliğine emanet ediyorum. Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. . . Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asîl kanda mevcuttur!”
1 Kasım 1927 Atatürk’ün ikinci defa Cumhurbaşkanlığına seçilmesi. Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açış konuşması: “…Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin asırlar süren arayışlarının özü ve onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı timsalidir. Türk milleti, mukadderatını Büyük Millet Meclisi’nin kifayetli ve vatanperver eline bıraktığı günden itibaren karanlıkları sıyırıp kaldırmış ve ümitleri boğan felâketlerden milletin gözlerini kamaştıran güneşler ve zaferler çıkarmıştır.”
10 Nisan 1928 Lâikliğe giden önemli Anayasa değişikliklerinin yapılması (Bu değişikliklerle, Anayasanın ikinci maddesindeki “Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâmdır” fıkrası ile 26. maddede mevcut “ahkâm-ı şeriye’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yürütüleceğini” belirten cümle kaldırılmış, ayrıca milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının yaptıkları yeminler de değiştirilerek namus üzerine ant içilmesi şekli kabul edilmiştir.)
20 Mayıs 1928 Milletlerarası rakamların kabulüne dair Kanun.
10 Ağustos 1928 Atatürk’ün, İstanbul Sarayburnu Parkında yeni harfler hakkında konuşması: “..Bizim ahenktar, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindesiniz.”
1 Kasım 1928 Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun’un kabulü.
1 Kasım 1928 Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla Türk harflerinin katiyet ve kanuniyet kazanması, bu memleketin yükselme mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır.”
8 Kasım 1928 Atatürk’ün Millet Mektepleri’nin Genel Başkanlığı’nı ve Başöğretmenliği’ni kabul etmeleri.
1 Ocak 1929 Yeni harfleri ve bu harflerle yazıyı halka öğretmek üzere “Millet Mektepleri”nin açılması.
1 Kasım 1929 Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “. . Meclisimizin en büyük eseri olan Türk harfleri, memleketin umumî hayatına tamamen tatbik olunmuştur. İIk müşkülat, milletin. ülkü kuvveti ve uygarlığa olan sevgisi sayesinde kolaylıkla yenilmiştir.”
3 Nisan 1930 Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı tanıyan yeni Belediye Kanunu’nun kabulü.
11 Ağustos 1930 Atatürk’ün yeni bir parti kurulması isteği hakkında Fethi (Okyar) Bey’in mektubuna cevabı: “Görüyorum ki lâik cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasî hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Binaenaleyh Büyük Meclis’te aynı temele istinat eden yeni bir partinin fâaliyete geçerek millet işlerini serbest tartışmasını, Cumhuriyetin esaslarından sayarım.”
12 Ağustos 1930 Fethi (Okyar) başkanlığında “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nın kuruluşu (Parti, 17 Kasım 1930′da kendisini feshetmiştir.)
1 Kasım 1930 Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “…. Geçen senenin önemli olaylarından biri de Sivas’a demiryolunun ulaşmasıdır. Bu kadar müşkülât içinde vatanı bir misli daha genişletmeye ve kuvvetlendirmeye medar olan bu eserin gelecek Türk milleti tarafından şükranla yâdolunacağına eminim. ”
28 Aralık 1930 Kubilây’ın şehit düşmesi nedeniyle Atatürk’ün, orduya başsağlığı mektubu: “…. Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin mefkûreci öğretmen heyetinin kıymetli uzvu Kubilây’ın temiz kanı ile Cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.”
12 Nisan 1931 Atatürk’ün direktifiyle “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”nin kuruluşu (Daha sonra “Türk Tarih Kurumu” adını almıştır.)
4 Mayıs 1931 Atatürk’ün üçüncü defa Cumhurbaşkanlığına seçilmesi.
10 Mayıs 1931 Cumhuriyet Halk Partisi Üçüncü Büyük Kongresi’nin toplanışı ve Atatürk’ün konuşması: “… Millet için ve milletçe yapılan işlerin hâtırası her türlü hâtıraların üstünde tutulmazsa millî tarih kavramının kıymetini takdir etmek mümkün olamaz.”
1 Kasım 1931 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “. . Türkiye’nin güvenliğini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir barış istikameti, bizim daima kuralımız olacaktır.”
19 Şubat 1932 Halkevlerinin açılması.
12 Temmuz 1932 Atatürk’ün direktifiyle “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”nin kuruluşu (Daha sonra “Türk Dil Kurumu” adını almıştır.)
1 Kasım 1932 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “… Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dileği olarak temin edeceğiz.”
31 Mayıs 1933 İstanbul Darülfünunu’nun kapatılmasına Millî Eğitim Bakanlığı’nca yeni bir üniversite kurulmasına dair Kanun’un kabulü (Bu kanunla İstanbul darülfünunu kapatılmış, 18 Kasım 1933 günü İstanbul Üniversitesi öğretime açılmıştır.)
29 Ekim 1933 Atatürk’ün, Cumhuriyetin 10. Yıldönümü nedeniyle Türk milletine ünlü söylevi: “. . Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. … Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkişafiyle âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır… Ne mutlu Türküm diyene!”
1 Kasım 1933 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “…. Geçen on sene, gelecek devirler için bir başlangıçtan başka bir şey değildir. Bununla beraber, eski devirlerin tarihi karşısında, Cumhuriyetin bu on senesi, eşi görülmeyen bir diriliş ve göz kamaştırıcı bir ileri atılış âbidesidir.”
20 Kasım 1933 Atatürk’ün İstanbul Üniversitesi’nin öğretime açılması münasebetiyle kendisine çekilen saygı ve bağlılık telgrafına cevabı: “İstanbul Üniversitesi’nin açılmasından çok sevinç duydum. Bu yüksek ilim ocağında kıymetli profesörlerin elinde Türk çocuğunun müstesna zekâ ve eşsiz kabiliyetinin çok büyük inkişaflara mazhar olacağından eminim.
21 Haziran 1934 Soyadı Kanunu’nun kabulü.
1 Kasım 1934 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “. . Güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.”
24 Kasım 1934 Kendisine “Atatürk” soyadı verildiğine dair Kanun’un Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabulü.
26 Kasım 1934 Efendi, Bey, Paşa, Hazretleri v.b. lâkap ve unvanların kaldırıldığına dair Kanun’un kabulü.
3 Aralık 1934 Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair Kanun’un kabulü (Bu kanunla din adamlarının hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar mabet ve âyinler haricinde ruhanî kisve taşımaları yasaklanmıştır.)
5 Aralık 1934 Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanıyan Anayasâ değişikliği.
1 Mart 1935 Atatürk’ün dördüncü defa Cumhurbaşkanı seçilmesi.
9 Mayıs 1935 Cumhuriyet Halk Partisi IV. Büyük Kurultayı’nın Ankara’da Atatürk’ün konuşmasıyla açılışı: “Uçurum kenarında yıkık bir ülke.. türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar.. yıllarca süren savaş… ondan sonra, içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler… İşte Türk genel devrimi’nin bir kısa ifadesi” (Kurultay 16 Mayıs 1935 de kapanmıştır.)
1 Kasım 1935 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: ” .. Olaylar Türk milletine iki önemli kuralı yeniden hatırlatıyor: Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmak.. Barışı koruyacak uluslararası çalışma birliğine önem vermek..”
9 Ocak 1936 Ankara’da “Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi”nin açılışı.
20 Temmuz 1936 Boğazların Türk Hükûmeti’nin hâkimiyetine geçişini sağlayan “Montreux Antlaşması”nın imzalanması.
1 Kasım 1936 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “… Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla Türk milletini emin ve metîn bir gelecek yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.”
27 Ocak 1937 Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında Hatay’ın bağımsızlığının kabul edilmesi (Bu durum, 29 Mayıs 1937′de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti Konseyi’nde de Hatay Anayasasıyla beraber onaylanmış, bağımsızlık rejimi 29 Kasım 1937 günü yürürlüğe girmiştir. 2 Eylül 1938′de Hatay Millet Meclisi açılarak Devlet Başkanlığı’na Tayfur Sökmen seçilmiştir. Devletin adı “Hatay devleti” olarak kabul edilmiş, 23 Haziran 1939′da Türkiye ile Fransa arasında yapılan antlaşma ile de Türkiye’ye bırakılmış, 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı Kanun’la yeni Hatay ili kurulmuştur.)
11 Haziran 1937 Atatürk’ün bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışlaması.
9 Temmuz 1937 Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı’nın imzalanması.
1 Kasım 1937 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşması: “… Milletimizin lâyık olduğu yüksek uygarlık ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeğe yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım.”
30 Mart 1938 Fransa’dan davet edilen Prof.Dr. Fissenger’in Atatürk’ü muayenesini takiben Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin Atatürk’ün hastalığı hakkında ilk resmî tebliğ yayımlaması (Bu tebliğ’de Fissenger’in muayenesi sonucu Atatürk’ün sıhhatinde endişe verici bir durum olmadığının tesbit edildiği ve kendisine 1,5 ay kadar istirahat tavsiyesinin kâfi görüldüğü belirtilmiştir.)
20 Mayıs 1938 Atatürk’ün Ankara’dan Mersin’e gelişi; askerî birliklerin geçit resmini izlemesi.
24 Mayıs 1938 Atatürk’ün Mersin’den Adana’ya gelişi, Atatürk Parkı önünde askerî birliklerin geçit resmini izlemesi.
26 Mayıs 1938 Atatürk’ün son olarak Ankara’dan İstanbul’a gidişi (Ölüm tarihine kadar İstanbul’da kalmıştır.)
5 Eylül 1938 Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda elyazısıyla vasiyetini yazması (Vasiyetname 6 Ekim 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’na çağırılan İstanbul Altıncı Noterine Atatürk tarafından teslim edilmiştir. Vasiyetnamenin açılışı: 28 Kasım 1938)
29 Ekim 1938 Atatürk’ün, Cumhuriyetin 15. Yıldönümü nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Ordusuna mesajı: “. . Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an yapmaya hazır ve âmade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır.”
1 Kasım 1938 Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmasının hastalığı sebebiyle Başbakan Celâl Bayar tarafından okunması: “… Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda her türlü ihtimallere karşı koruyabilecek bir halde bulundurmak ve dünya olaylarının bütün safhalarını büyük bir uyanıklılıkla izlemek, barışsever siyasetimizin dayanacağı esasların başlangıcıdır.”
10 Kasım 1938 Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda saat dokuzu beş geçe ölümü (Atatürk’ün Türk bayrağına sarılı tabutu 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda bir katafalk üzerine konularak milletin ziyaretine bırakılmış, 19 Kasım 1938 günü Dolmabahçe’den top arabasına konularak törenle Sarayburnu rıhtımına, buradan Zafer torpidosu aracılığıyla Yavuz gemisine nakledilmiştir. Bu gemi ile İzmir’e getirilmiş, yine Zafer torpidosuna nakledilerek karaya çıkarılmıştır.
Cenaze, saat 20.30′da özel trenle Ankara’ya gönderilmiş, 20 Kasım 1938 günü saat 10.00′da başta Cumhurbaşkanı olmak üzere Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başbakan, Bakanlar, Genelkurmay Başkanı, milletvekilleri, devlet ve ordu ileri gelenleri tarafından İstasyonda törenle karşılanmıştır. Atatürk’ün tabutu trenden alınarak top arabasın konulmuş, büyük törenle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirilerek Meclis önünde hazırlanan katafalka yerleştirilmiştir. 21 Kasım 1938 günü geçici kabir olarak ayrılan Etnografya Müzesi’ne getirilmiş ve hazırlanan mermer lâhdin üzerine yerleştirilmiştir. Tabut 10 Kasım 1953′de büyük bir törenle AnıtKabir’e nakledilmiş ve Atatürk’ün fani vücudu vatan topraklarına verilmiştir.)